Aşklar da içine doğdukları şehirler gibi yaşıyorlar kendilerini.
İstanbul’da aşklar da alelacele, bir yerden bir yere yetişmek istercesine, tükenmeye bir türlü yüz tutmayan bir keşmekeşin içinde yaşanıyor.
Bazı aşklar da bu şehre olan aşkımız gibi kimi zaman. Ne onunla, ne de onsuz dercesine. Şikayeti bitmeyen ama o şikayetçi olduğu özne/nesne olmadan da nefes alamayan bünyeler dolu bu şehir. Hele vazgeçmek en beteri. Vazgeçmek de değil, vazgeçmeye çalışmak… Vazgeçmeyi denemek. Vazgeçmeye gelene dek, onlarca adım var önümüzde. Çünkü bu şehirden de vazgeçemiyoruz ki. Boğazın güzelliği, sanki gözümüzü boyamak istiyor, bizi kandırmak.. Köprüye varana kadar küfredip yerden yere vurduğumuz şehre, köprüye varır varmaz yeniden aşık olmamızın altında bu büyü yatıyor olsa gerek. “Evet, bu şehirden nefret edebilirsin, ama bu nefret en fazla 1-2 saat sürecek.” Büyü sanki bu cümle üzerinden işliyor. Aynı mantıkta işliyor aşktan da vazgeçmeye çalışma çabası.. “Evet, ondan vazgeçmeye karar verebilirsin… Ama bu karar en fazla 3-4 gün sürecek.”
Ama an geliyor bir şehri terk etmek zorunda kalıyor insan. Fotoğraflardan, şehrin havasına karışmış yitip gitmiş anılardan teselli bulmak kalıyor geriye. Hiçbir zaman unutmamak, şehri değilse bile, adını sevmeye devam etmek….
Ve her aşkta yüzünü değiştiriveriyor İstanbul…
15 – 18 şubat 2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder