18 Temmuz 2007 Çarşamba

World of Warcraft


blizzlike bir serverda buglı görevler, çalışmayan talentler, serverdan düşmeler, laglere rağmen sebat edip 70 level human mage kasıp, başka karakterleri de az çok deneyip "yok anam mage'den vazgeçemem" dedikten, oyunu iyice öğrendikten, haritaları yolları yalayıp yuttuktan sonra artık orijinale geçip bloodelf mage kasmaya başlayacağım oyundur. ya da yok, oyun değildir. başka bir dünyadır. oynadığınız sırada dünyada değil azeroth'ta yaşarsınız. şehrinize saldırdıklarında görevi bossu bırakıp savunmaya koşarsınız. "reel"de üzüldüğünüz, endişelendiğiniz, kafanıza taktığınız ne varsa azeroth'ta hepsini unutursunuz. bir nevi kaçış gibidir. arkadaşlarınızla göl kıyısında ateş yakıp içerek, muhabbetin dibine vurabilir, role play ' in allahını yapabilirsiniz. güzel insanlarla tanışabilirsiniz, başkalarına "bilmemkim benim oyundan arkadaşım" dediğinizde, wow efsanesinden haberi olmayanların garip bakışlarıyla karşılaşabilirsiniz.bunun yanında; evinize gitmek için hearthstone kullanmak, kadıköy, taksim gibi merkezi yerlere teleport olmak, asabınızı bozan bir insana polymorph atmak istemek, gece gündüz oynayabilmek için işsiz güçsüz olmak istemek gibi acayip ve zararlı yan etkileri vardır reel hayatta.


5 Temmuz 2007 Perşembe

Kedi hastalığı & Kedi krizi

Kedi hastalığı, aşırı bir sevginin ve hayranlığın sebep olduğu, kedi krizleriyle seyreden bir hastalıktır. Genellikle küçük yaşlarda başlar. Tehlikeli olmasa da, hastanın çevresindeki insanlar için rahatsız edici boyutlara varabilir. Çünkü bu hastalık, kedi gören kişinin kendini kontrol edememesi, bağırıp çağırması, saçını başını yolar hale gelmesi ve kediyi mıncıklama, ısırma gibi kediye de zarar verebilecek girişimlerde bulunması ile kendini gösterir. Buna kedi krizi diyoruz. Kişi, bu hastalıktan şikayetçi değildir, ancak bağırıp çağırmaya başladığında, başka bir deyişle krize girdiğinde çevresi muhtemelen şikayetçi olacaktır. Kriz, kişinin her kedi görüşünde meydana gelmeyebilir. Görülme olasılığı ve şiddeti özellikle yavru kedi görülmesi ile fazlasıyla artar. Çünkü malumunuz, yavru kediler hemen hemen herkesin tatlı bulduğu yaratıklardır. Ama kedi hastaları için bu yaratıklar yalnızca "tatlı" olmaktan çıkar. Çıldırtıcı bir hale gelirler. Bazen yavru kedi veya hasta ortamdan uzaklaştırılmadıkça kriz dinmez. Krize girmek için bir kedi fotoğrafı bile yeterli olabilir, illa karşılarında kanlı canlı bir kedi olması gerekmez.
Nasıl ki bazı insanlar sadece "limon" kelimesini duyunca bayılırlar, bazı kedi hastaları da "yavru kedi" veya "kedi" denildiğinde bile krize girebilirler. Krize giren hastanın çıkardığı sesler genellikle kediyi de rahatsız eder. Zaten son derece hassas ve duyma eşiği insanlara göre çok daha düşük olan kedi kulağı, bu tarz tiz seslerden rahatsız olur. Yavru kedi ise büyük ihtimalle korkar, gözlerini kocaman açar ve "ne oluyor" der gibi bir o yana bir bu yana bakar.

Bu hastalığın herhangi bir tedavisi, aşısı yoktur. Kedi hastası kişiler genellikle ellerinde ve kollarında çiziklerle dolaşırlar. Evde bir kedi beslemeden yapamazlar, eksik hissederler. Çünkü onlar için bir kediyi izlemek bazen rahatlamak, bazense çıldırmak demektir. İkisine de ihtiyacımız var, insanız malum.

Sizde de kedi hastalığı olabilir mi? Merak ediyorsanız aşağıdaki linklere tıklayınız. Eğer izlerken sizde de bahsettiğim gibi belirtiler oluşuyorsa, evet, siz de kedi hastasısınız. Hoş geldiniz, tanışalım kaynaşalım.

http://www.youtube.com/watch?v=Lfwjl78h5zw
http://www.youtube.com/watch?v=ynAtap80saA
http://www.youtube.com/watch?v=vdQj2ohqCBk
http://www.youtube.com/watch?v=Wpv01Yo1igA&mode=related&search=

The Scream

Munch bu resim için günlüğüne şöyle yazmıştır: "iki arkadaşımla güneşin batışında yürüyordum. aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü, durakladım, hissizleştim ve bir parmaklık üzerine dayandım. kentin ve mavi fiyordun üzerinde ateşin dili ve kan vardı. arkadaşlarım yürümeye devam ettiler, ben ise orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve doğanın içinden gelen sonsuz çığlığı duydum.." resimdeki dalgalanmalara bakıldığı zaman sanki o çığlıklar duyulabiliyor, renklerde yüksek ses yüzünden dalgalanmalar oluşmuş, resim hareketli gibi gözüküyor. çığlık son derece ürkütücü.. bu resim beni karamsarlaştırıyor. bu çığlık doğanın insanda yansıyan çığlığı.. bir şeyden korkunca atılan bir çığlık değil, taa içerilerden gelen, ruhun çığlığı bu. insanın yalnızlığını, çaresizliğini, korkusunu anlatan bir çığlık.. insan olarak geldiğimiz, durduğumuz noktayı fark edenlerin çığlığı.. fark etmeyenlerse hâlâ kendilerini dünyanın merkezi sanıyorlar, her şeyin onlar için ‘yaratıldığını’ ve her şeyi kullanmaya, azaltmaya, kirletmeye, bozmaya hakları olduğunu düşünüyorlar. çünkü onlar ‘insan’ı bu evrenin en değerli varlığı olarak bahşediyor.. doğaya hükmettiğimizi, doğayı doğadan çaldığımızı ve dünyayı yavaş yavaş yok ettiğimizin farkına varan ve bunun anlamsızlığını savunanların çığlığı bu..
2005

4 Temmuz 2007 Çarşamba

Kedi üzerine


Doğanın başyapıtı.. Tasarım harikası... Mükemmel varlık.. Mağrur, gururlu, canayakın, içten, yerine göre komik, yerine göre ciddi ve en güzeli, kendine özgü.. Kedi üzerine çeşitli şiirler;

Balık ya da kuş olmaya özenir insanoğlu,
Yılan, kanatları çıksın ister,
Yolunu şaşırmış bir aslandır köpek,
Mühendis, şair olmayı diler,
Sinek, kırlangıca dönüşmenin yolunu arar,
Sineğe öykünür şair,
Ama kedi
Yalnızca kedi olmak ister,
Ve her kedi kedidir
Bıyıktan kuyruğa
Sezgiden canlı sıçana dek...
Sarı gözlerinde
Gecenin bozuk parasını atmak için
Tek bir yarık.

Pablo Neruda

Kedi gereklidir her ev içine.
Tamamlar onu
Mobilyaları parlatır,
Köşeleri yuvarlatır
En son biblodur o,
En yüce taçlanma.

Stéphane Mallarmé

Birçok filozofu ve birçok kediyi inceledim.
Kedinin bilgeliği çok daha üstün bence.

Hippolyte Taine

Kedileri köpeklere yeğliyorsam
Polis kedileri yok da ondan.

Siné

Kedi ne biçimli, ne güzel hayvandır! Yalnız irilerini, koca tüylülerini demek istemiyorum, en çalımsızında, hastalıklısında bile bir zariflik vardır. Hele temizlenmesine bayılırım. Hani ön ayaklarından birini şöyle yana sarkıtıp da göğsünü yalaması vardır, baktıkça içim açılır. sonra iğrenmiş gibi, titizlenmiş gibi gözleri bir tuhaf bakarak dilini bir de sırtına vurur... Ufacık bir lastik top, daha iyisi takır tukur yuvarlanan bir ceviz arkasından sırtını kaldıra kaldıra koşan kediye ne buyurulur? Bundan daha hoş bir şey biliyor musunuz?.. Yemeğin tadını çıkarır. Hırlıya hırlıya, bir parçaya da elini atarak yemesi eğlencelidir; ama ben uslu uslu, başını eğip gözünü kapatarak yemesini severim. Gözlerini kapaması bana hazzındanmış gibi gelir. Belki gerçekten de öyledir.
Nurullah Ataç


Bir kedinin günlüğü

bu sabah bizimkileri miyavlayarak uyandırdım. mama verdiler. birazını yedim. uyudum. sonra kalktım antreye oturdum. sonra yattım. sonra mutfak penceresinden kuş sesleri duydum, pencereye koşarak gittim. çok heyecanlandım. ne zaman kuş görsem böyle oluyor, neden heyecan yapıyorum anlamıyorum, güzel de değil ki kuş, içgüdüsel bir şey olsa gerek. sonra biraz koltukları tırmaladım. hemen ardından koltuktan uzaklaştırıldım. sonra kumumu kazdım, kaka yaptım üzerinize afiyet. üstünü kapamakla uğraştım. bir türlü tamamen kapanmış gibi gelmiyor, kapatmak zorunda hissediyorum kendimi, nedenini bilmiyorum, bu da içgüdüsel olsa gerek. sonra bizimkilerden biri gelip "yeter artık kapandı tamam" diye beni uzaklaştırdı kumdan. biraz aklım kaldı. ama ben de yorulmuştum. yatağa çıktım, uyudum. iki saat sonra indim, acıkmıştım. miyavladım. "tabağında yemek var lan salak, onları bitir önce" diye bağırdılar bana. halbuki onun kokusu gitmiş oluyor, yiyesim gelmiyor öyle olunca.. bu huyumu anlamış olacaklar ki, artık tabağımdaki mamayı kutuya geri koyup sonra tabağımı tekrar dolduruyorlar. böylece mama gene kokmuş oluyor ben de yiyebiliyorum. neyse, sonra gene antreye yattım. elimi kıvırdım diye bizimkilerden manyak olanı gene kafayı yedi, bağırıp çağırdı. çok tatlı oluyormuşum elimi kıvırınca. halbuki nedir ki yani, rahat oturmak için yaptığım bir şey. sonra gene uyudum. daha sonra, gecenin bir yarısı yalanma krizine girdim. kendimi temiz hissetmezsem rahat edemiyorum, birisi bana dokunursa dokunduğu bölge kirlenmiş gibi hissediyorum. yoruluyorum yalanırken, bıkıyorum tüy yutmaktan ama gene zorunluluk hissediyorum, herhalde bu da içgüdü. bizimkilerden bu manyak olan da, ben yalanırken karşıma oturup beni seyrediyor. "böyle içgüdüyü yerim ben, hastayım soyuna!" diye bağırıp çağırıyor. takmıyorum, alıştım 5 yıldır. hatta bağırdığı zaman ben kuyruğumu sallıyorum, o da bu kez "sevildiğini anlıyor da karşılık veriyor!" diye bağırıyor. halbuki salak bilmiyor ki ben "kes sesini" demeye çalışıyorum. dalga geçiyorum sonra onla kendimce. ama haberi olmuyor tabii. neyse çok yoruldum gene gidip uyuyayım en iyisi..

2005

Evrim teorisi


yaşamı ve çeşitliliği en mantıklı şekilde açıklayan teori.. konu hakkında pek bir şey bilmeyen insanların ve elbette ki evrim karşıtlarının "ispatlanmamış bile, sadece bir teori" şeklindeki savunmaları komiktir. sanırım teori kavramını hipotez kavramı ile karıştırmaktadırlar.

evrimi destekleyen pek çok kanıt olmakla beraber, evrimin olmadığını gösteren bir kanıt yoktur. bu durumda bilimsel düşünen bir kişinin teoriye inanması kadar doğal bir şey olamaz. elbette ki inanç sistemleri, teoriyle çeliştikleri için insanların evrim karşıtı olma sebepleri arasında en büyük yüzdeyi oluşturur. inanç sistemleri, dogmatik ve değişmez bir gerçek olarak çoğu insana çocukluklarından itibaren empoze edilir. henüz soyut düşünemeyen çocuk bu bilgileri sindirir ve soyut düşünebilmeye başladığında da "bu böyledir" mantığı gelişir, sorgulamaz, düşünmez, devekuşu gibi toprağa gömer başını. dolayısıyla bu tarz, inanç sistemlerine ters düşen teoriler, düşünceler hiç düşünmeden reddedilir. veya üzerinde düşünülüğüne ve saçma geldiğine inanılır, ancak bu bahane bulma mekanizmasından başka bir şey de değildir. çünkü çocukluktan beri kabul edilmiş ve içselletirilmiş bir şey vardır, o da dindir, kurallardır, günah-sevaptır, cennettir-cehennemdir, sırat köprüsüdür.. işte bu kavramlardan doğal seçilime, eşeysel seçilime, mutasyona, galapagos adalarına, dnaların tüm canlılarda ortak oluşuna gelindiğinde, bu kavramlar içselleştirilemez.
bu kadar çok evrim karşıtı olmasının en büyük sebebi budur. ha, ben "evrimi saçma bulan bir insan olamaz" mı diyorum, hayır. demek istediğim, "evrimi saçma buluyorum" demenin arkasındaki sebep, genellikle içselleştirilmiş dinsel kavramlardır. saçma bulmak, inanmamak için bir bahanedir. ya da "bütün inananlar sorgusuz sualsiz inanmışlardır" mı diyorum, hayır. yukarıdan böyle bir anlam da çıktığı için açıklamam gerekiyor ki, inananların çok azı düşünerek, sorgulayarak, mantıksal olarak anlam vererek ve anlayarak inanırlar. bu kişilere saygı duymaktan başka yapılacak bir şey yok tabii ki. ancak büyük bir çoğunluk yukarıda bahsettiğim gibi sorgusuz sualsiz inanmışlardır, bu onlara bu şekilde empoze edilmiştir, "kur'an'da yazıyorsa böyledir" şeklinde bir mantık-ya da mantıksızlık- ileri sürerler. elbette ki bu tarz kişilerin de teoriye inanması beklenemez.

teori dinleri reddeder çünkü insan 'yaratılmamıştır' ya da topraktan da oluşmamıştır. teoriye göre insan, milyonlarca yıllık bir süreç içinde canlıların türleşmesi sonucu oluşmuş, biyolojik olarak 'homo' adı verilen bir türdür. insan bedeninin, özellikle beyninin karmaşıklığı ve mükemmelliği hakkında bir şeyler bilen birinin de aslında evrime inanması kolay olmayabilir. çünkü "bu kadar mükemmel ve karmaşık bir şey nasıl olur da tek bir hücrenin evrimiyle oluşur" şeklinde sorular sorması olasıdır. bu soruların bilimsel bir yanıtı ve evrim hakkında kapsamlı bir kitap için: (bkz: kör saatçi).

bir de teorinin, ateistlerin en büyük savunması olduğu fikri yaygındır. ancak bu yanlıştır. evrim tanrı'yı yadsımaz, evrenin oluşumu evrimin konusu değildir.

önemli nokta var ki, evrim karşıtlarının "maymundan mı geldik biz şimdi" şeklinde bir kaygıları vardır ve bu kaygı genellikle dalga geçmeye dönüşür. "maymun" zaten üzerinde bir çok geyik çevrilen bir kelimedir(bkz: maymun olmak) (bkz: maymun etmek) (bkz: maymun götü gibi). burada esas olan insanın maymundan gelmediğidir. maymun ve insan, ortak bir atadan evrilerek farklılaşmışlardır. ancak bu bilgi gene de, maymundan olmasa da bir 'hayvan'dan geliyor olma fikrini kabullenemeyen insanlar için bir şey değiştiremeyecektir. hayvandan geliyor olmak nedense insanlar için aşağılayıcı bir durum olmuştur. bunun muhtemel bir sebebi olarak, insanlardaki kibirlilik, her şeyden üstün olma düşüncesi -saplantısı mı demeliyim acaba- gösterilebilir. dinlerde de böyledir bu, her şeyin insan için yaratıldığı(ironiye bakınız lütfen, koskoca bir evren, milyarlarca hücre, tek bir tür için, tek bir 'şey' için), insanın her türlü canlıdan üstün olduğu yazar kutsal kitaplarda. bu üstün olma sebebi olarak da irade gösterilir. insanlarda olup da 'hayvan'larda olmayan tek şey; irade. irade soyut bir şeydir, hayvanlarda olmadığı kanıtlanmamıştır, bu konuda bilimsel araştırmalar sürüyor(bkz: hayvanların sessiz dünyası). konuşamayan bir canlının 'iradesi'ni gösterebilmesi, bunun gözlemlenebilmesi ne kadar mümkün olabilir ki.. ve ayrıca; eğer bu irade denen şey, kimyasal ve biyolojik olarak dünyanın sonunun gelmesinde tek etken sebebin insan olmasıysa, herkesin yaşamasına yetecek kadar büyük bir habitat varken, kendi türünü ideolojik sebepler yüzünden yok etmekse, o zaman eyvallah, insan gerçekten de büyük bir şeymiş valla.

hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmayanlar tarafından, nedense hep bir şekilde maymun hayvanıyla özdeşleştirilir. evrim deyince akıllarına maymun geliyor, 'insan maymundan mı gelmiş, hatta balıktan mı gelmiş, bi balığa bak, bi insana bak olacak şey mi' şeklinde basit ve algılayabildikleri zaman çerçevesinde düşünüyorlar çünkü. sanıyorlar ki birkaç yüzyıl içinde balık birdenbire insan oluvermiş. e böyle sanan herkese çocuk masalı gibi gelir bu teori tabii..
evrim biyolojik bir süreçtir. bu süreç, insan algısının dışında bir zaman kavramını içerir. evrim, en karmaşık canlılardan, tek hücreli canlılara kadar giden ve yasamın başlangıcını açıklayan bir süreçtir. aman ha, 'yaşam'ın baslangıcı diyorum, evrenin, dünyanin degil.. sonra "evrim tanrı'yı reddeder" yanilgısı başlıyor insanlarda bu kez. günah keçisi bu teori ne de olsa..

medeniyet kurabilmek şans değil, doğal seçilimin bir sonucudur. doğal seçilim hiçbir zaman şansa olmaz, rastgele olmaz. rastgele olan mutasyondur. hayvanlar arasında da hiyerarşik yapı vardır, alanı sahiplenme vardır, bu da onların medeniyetidir. insanlığın medeniyeti dil kullanabilme ve akıl yürütebilme sonucu oluşmuştur. hayvanların medeniyeti içgüdüseldir, insan denen hayvanın medeniyeti ise dilsel ve akılsaldır. bu ikisini karşılaştırmak nasıl bir dilin ve aklın ürünüdür anlamak mümkün değildir.

bütün canlıların yapıtaşının dna olması bile anlayana en büyük kanıttır. o 4 molekülden, dünya yüzeyinde sayılamayacak kadar tür oluştu. insan ve şempanze genlerinin %99'unun ortak olduğu kanıtlanmış bir gerçek. insan çattadanak yaratılıp yeryüzüne düştüyse, bu ortaklık, bu benzerlik nedir? nedendir? elbette bu sorunun olası cevapları tartışma yaratacaktır ama mantık çerçevesinden bakıldığında ve bilimsel kanıtlar göz önüne alındığında cevap biraz barizmiş gibi duruyor.

kanıtları arasında insan yavrusunun refleksleri de sayılabilir. özellikle yakalama refleksi, yeni doğan bir bebekte çok kuvvetlidir. bebeğin avucuna parmağınızı değdirirseniz parmağınızı sıkı sıkı yakalar. ama bu refleks hiçbir işe yaramaz. çünkü zaten bebek hareketlenmeye başladığında kaybolan bir reflekstir. ancak şempanze yavrularında bu refleksin hayat kurtarıcı olduğu gözlenmiştir. çünkü ağaçtan aşağı düşmemek için dallara tutunmak zorundadırlar bunu da yakalama refleksi sayesinde yapabilirler. insan ve şempanzenin kalıtımsal mirasının yüzde 98,76 oranında örtüştüğü göz önüne alınırsa, insan yavrularında bu refleksin allah vergisi olmadığı anlaşılır. hele ki bir işlevi olmadığı da düşünülürse.

2004 - 2006

aşk

işlevsizleştiren, imkansızlaştıran, bir anda gökten yere vurduran.

fizyolojik değişiklikler yaratan beyinsel zevk. algı yanılması.

algıda değişmezlik. azalmayan zamanda, küçülmeyen mekanda...

bir çeşit körebe aşk.. gözlerin sımsıkı bağlı, el yordamıyla anlıyorsun nerelere yürüdüğünü…yalan yanlış şeylere inanıveriyorsun… ve illaki açılıyor gözlerin sonunda… keşke hiç açılmasaymış diyorsun, ya da hiç başlamasaydım oynamaya, en temizi…..

Geçmiş üzerine

Bireysel olarak geçmişime çok bağlı, ama toplumsal anlamda insanların ırklarının geçmişiyle yargılanmaması gerektiğine inanan biriyim. Biraz ironik. Kendi bireysel geçmişimde yaşadığım bazı şeyler, en ufak bir şeyde yeniden yaşanıyormuşçasına çıkıyorlar saklandıkları yerlerden…Çok düşünüyorum geçmişimi, özlüyorum genellikle.

Ama toplumsal, tarihsel geçmiş dendiği zaman, insanların bilmemkaç kuşak atalarının yaptıklarından sorumlu tutulmalarını anlayamıyorum. Yahudi soykırımı sebebiyle, bir yahudinin şu anda, günümüzde bir almandan nefret etmesini ve onu suçlamasını, özür beklemesini anlamıyorum mesela. Geçmişimizden sorumluyuz. Ama yalnızca bireysel geçmişimizden. Annemizin yaptıkları bile bizden bağımsızdır. Kaldı ki yıllar öncesinde, şahit bile olamadığımız olaylardan sorumlu tutulmak, suçlanmak kadar saçma bir şey olamaz.

Zaman belki gerçekten bir döngüdür, belki de hep ileri giden düz bir çizgi. Bilemem. Herhalde benim için düz bir çizgi ki, geçip giden güzel zamanlarım için sadece hüzünleniyorum. O kadar geçmişe dönük biriyim ki, “şimdi”de yaşadığım çok basit çok ufak bir şey bile beni geçmişte yapılmış bir şeye, söylenmiş bir söze, dinlenmiş bir şarkıya, bir bakışa, götürebiliyor bir anda. Geri de getirmiyor, uzun bir süre orda kalıyorum. Sanki tekrardan yaşıyormuşum gibi, yaşayabilirmişim gibi o anı. Geçmiş beni rahatsız ediyor. Çünkü sürekli hüzün veriyor. Gerçekten de omuzda bir yük gibi, tamamen unutulması gereken bir şey gibi geliyor bazen. Kimi zamanlar çok istedim Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki hafıza sildirme işleminin gerçekten yapılabilmesini günümüzde. Ama her defasında “yok” dedim sonunda, kıyamam ki anılarıma. Geçmişime bu denli bağlı, hatta kimi zaman tabir-i caizse geçmişinden beslenen biri olarak nasıl yapayım zaten?

Geçmiş kavramıyla ilgili sorunlarım var. Geçmiş kaybolmuyor, yaşananlar bir yerlerde birikiyor gibi geliyor. Bir şekilde ulaşmanın yollarını mı arıyorum ne?

Alkolik şiirler

alkol de

umursamaz sevgili gibi

‘gitme’ diyorum gidiyor

bilemem hangi coğrafyaya

ama bulamıyorum onu

‘olmayacak bu gece sensiz’ diyorum,

‘gitme..’

dinler gibi görünüyor

gülümsüyor bana

kanıyorum hemen..

bir zaman geçiyor..

bir şarkı bitiyor..

diğeri başlıyor

akrep mi yelkovana

yoksa yelkovan mı akrebe

yetişemiyor bilmem

ama bir yarış, durmaksızın

gözümün önünde..

kanıyorum alkole

ve bir kez daha bakıyorum savaşa

akrep üstün gelmiş sanki

bakıyorum alkol gitmiş..

çağırayım mı yüzsüzce

onunla mı öleyim komadan,

yoksa onsuzluktan mı üzüntüden?

Kararım çabuk

Kararım yalın, hesapsız..

Onunla öleyim öleceksem, acısız

Dolduruyorum bir kadeh daha

Kızılcık likörü

‘Hoş geldin’ diyorum ona,

Yüzsüzüm

Ve utanç dolu yüzüm

Oysa gene gülümsüyor bana

Gene sıcacık içim

‘Hoş geldin, gitme

Neden bırakıyorsun beni’

Duyuyorum cevabını ister istemez

Bildim gerçeği hep,

Biliyorum gene

‘ne kalmış ki sonsuza dek

hele damarlarda akınca

kandadır sonsuzluk,

kanında olanda değil...’

anladım bir kez daha

gidecekti ve

asla benim olmayacaktı

geri gelse de..

--


alkolik şiirler var sinemde

neye saklamışsam

kimden ve

kime saklamışsam

birikmişler orda

buydu belki ağırlığı kalbimin

kaç kilogramdır maneviyat

kaç gram gelir bir şiir..

ne kadar süre yaşatır

ne kadar direnir yer çekimine

elle tutulmayan şeyin ağırlığı olur mu

bilen bilir

aşktan daha ağır şey yoktur bu maddiyatta

13 mart 2005

--


Gece kollarını açmış

Hatırlananlar önüme dökülürken

Sonbaharı

Yapay metropollerin keşmekeşinde beklemek

Anlamsızlaşıncaya dek anlamlar

Olmayan kılıflara sığdırılan

Tüm aşklar

Gözden düşünceye dek

Yeni acılar gerek

Ruhumuza yıkanacak


-


Kalbim reyi dilerken

Kalın mi aldı oturttu beni yanındaki anahtara

Çözemeyeceğim saatler istiyorum

Günlere bölünmeden

Kendi başına çoğalan

İç kanama yapmayan

Bakterimsi aşklar

Bölünen, çoğalan

Kendini evrime teslim etmeyen

Doğaya başkaldıran

Ölümsüz hücrelerle dolu

Aşklar!

Kalbimin ucunda

Keskin tırnaklarını batırmadan

Tutunmaya çalışmadan

Barınamaz mı kimseler

Parçaları koparıp

Kanımı azaltmadan?


-


Ucu sivrilmiş

Bütün anılar

Kalbe batar

Bilenmiş aşkı

Köreltmezsen eğer


3 ağustos 2006

İstanbulaşk


Aşklar da içine doğdukları şehirler gibi yaşıyorlar kendilerini.

İstanbul’da aşklar da alelacele, bir yerden bir yere yetişmek istercesine, tükenmeye bir türlü yüz tutmayan bir keşmekeşin içinde yaşanıyor.

Bazı aşklar da bu şehre olan aşkımız gibi kimi zaman. Ne onunla, ne de onsuz dercesine. Şikayeti bitmeyen ama o şikayetçi olduğu özne/nesne olmadan da nefes alamayan bünyeler dolu bu şehir. Hele vazgeçmek en beteri. Vazgeçmek de değil, vazgeçmeye çalışmak… Vazgeçmeyi denemek. Vazgeçmeye gelene dek, onlarca adım var önümüzde. Çünkü bu şehirden de vazgeçemiyoruz ki. Boğazın güzelliği, sanki gözümüzü boyamak istiyor, bizi kandırmak.. Köprüye varana kadar küfredip yerden yere vurduğumuz şehre, köprüye varır varmaz yeniden aşık olmamızın altında bu büyü yatıyor olsa gerek. “Evet, bu şehirden nefret edebilirsin, ama bu nefret en fazla 1-2 saat sürecek.” Büyü sanki bu cümle üzerinden işliyor. Aynı mantıkta işliyor aşktan da vazgeçmeye çalışma çabası.. “Evet, ondan vazgeçmeye karar verebilirsin… Ama bu karar en fazla 3-4 gün sürecek.”

Ama an geliyor bir şehri terk etmek zorunda kalıyor insan. Fotoğraflardan, şehrin havasına karışmış yitip gitmiş anılardan teselli bulmak kalıyor geriye. Hiçbir zaman unutmamak, şehri değilse bile, adını sevmeye devam etmek….

Ve her aşkta yüzünü değiştiriveriyor İstanbul…

15 – 18 şubat 2007

Ada'm ...



Bozcaada'nın akıl almaz güzelliğini ve ıssızlığını ilkçağ tanrılarının, tanrıçalarının bahşettiğine neredeyse inanıyorum. Özellikle Dionysos'un mekânı olmalıymış burası. Tadabileceğiniz en güzel yerli şarapların, üzümlerin kaynağı... 4 tarafı yalnızlık, 4 tarafı ıssızlık. Her yanımla adaya karışıyor, her bir hücremle ada kokuyorum : Ot, deniz ve şarap kokuları birbirine karışıyor. Adanın bir parçası oluyor ve hep öyle kalmak istiyorum. 4 tarafında denizden öte hiçbir şey yok sanki, tanrıların mekânı gibi bir şey..
Eğlenilecek, bar bar gezip 'Hey Coni eller havaya' yapılacak bir yer değil burası. Yeterince var böyle tatil mekânlarımız. Burada yalnızlığı duyumsarsınız, daha sizi adaya taşıyan vapura biner binmez yalnızlığı somut olarak görürsünüz karşınızda. Bir soyutlanmışlık, bir unutulmuşluk vardır sanki bu topraklarda, bu sularda. O yüzden mi buz gibidir rengi hafiften yeşile kaçan güzelim denizi? Kim bilir. Gece uykuya gitmeden önce, 4 yanınızın deniz olduğunu size hatırlatan buram buram rüzgarı bile özlenir bu yapay şehirde.
Yapılanmamış bâkir koyları size özgürlüğü yaşatır. İnsan eli değmemiş ıssız bir ada gibi, hepimizin olan denize girmek için para vermezsiniz..Ait olduğunuz doğanın içinde hissedersiniz kendinizi, çünkü bulunduğunuz koyda hiçbir insan müdahelesi olmamıştır.. Gördüğünüz her bir kıvrım, her bir kum tanesi, her bir çakıl taşı doğanın işidir.
Ada gecelerini anlatmaya kelimeler yetmez. Arabanıza atlayıp sahile gidebiliyorsanız ne mutlu size, kum, deli bir rüzgar, deniz ve elbette ay. Geceleri elde şarap olmaması adaya ve Dionysos'a ihanettir. Arabanız yoksa da ada merkezinde, eskiden mezbaha olarak kullanılan ancak artık Salhane adıyla hizmet veren cafe&bar'da oturmak elzemdir... Karşınızda müthiş bir kale manzarası ve denizin üstünde oturuyormuş gibi hissettiren mekânı ile vazgeçilmezdir.
Ada küçücüktür... Ama her ne hikmetse tüm düşleriniz bu adaya sığar...


damağımın tadını sevmediği
otların kokuları
yalnız beynime değil
ruhuma da karışırken
son hızda yokuş aşağı
denize uçmaktan başka nedir ki
bozcaada