18 Temmuz 2007 Çarşamba
World of Warcraft
blizzlike bir serverda buglı görevler, çalışmayan talentler, serverdan düşmeler, laglere rağmen sebat edip 70 level human mage kasıp, başka karakterleri de az çok deneyip "yok anam mage'den vazgeçemem" dedikten, oyunu iyice öğrendikten, haritaları yolları yalayıp yuttuktan sonra artık orijinale geçip bloodelf mage kasmaya başlayacağım oyundur. ya da yok, oyun değildir. başka bir dünyadır. oynadığınız sırada dünyada değil azeroth'ta yaşarsınız. şehrinize saldırdıklarında görevi bossu bırakıp savunmaya koşarsınız. "reel"de üzüldüğünüz, endişelendiğiniz, kafanıza taktığınız ne varsa azeroth'ta hepsini unutursunuz. bir nevi kaçış gibidir. arkadaşlarınızla göl kıyısında ateş yakıp içerek, muhabbetin dibine vurabilir, role play ' in allahını yapabilirsiniz. güzel insanlarla tanışabilirsiniz, başkalarına "bilmemkim benim oyundan arkadaşım" dediğinizde, wow efsanesinden haberi olmayanların garip bakışlarıyla karşılaşabilirsiniz.bunun yanında; evinize gitmek için hearthstone kullanmak, kadıköy, taksim gibi merkezi yerlere teleport olmak, asabınızı bozan bir insana polymorph atmak istemek, gece gündüz oynayabilmek için işsiz güçsüz olmak istemek gibi acayip ve zararlı yan etkileri vardır reel hayatta.
5 Temmuz 2007 Perşembe
Kedi hastalığı & Kedi krizi
Nasıl ki bazı insanlar sadece "limon" kelimesini duyunca bayılırlar, bazı kedi hastaları da "yavru kedi" veya "kedi" denildiğinde bile krize girebilirler. Krize giren hastanın çıkardığı sesler genellikle kediyi de rahatsız eder. Zaten son derece hassas ve duyma eşiği insanlara göre çok daha düşük olan kedi kulağı, bu tarz tiz seslerden rahatsız olur. Yavru kedi ise büyük ihtimalle korkar, gözlerini kocaman açar ve "ne oluyor" der gibi bir o yana bir bu yana bakar.
Bu hastalığın herhangi bir tedavisi, aşısı yoktur. Kedi hastası kişiler genellikle ellerinde ve kollarında çiziklerle dolaşırlar. Evde bir kedi beslemeden yapamazlar, eksik hissederler. Çünkü onlar için bir kediyi izlemek bazen rahatlamak, bazense çıldırmak demektir. İkisine de ihtiyacımız var, insanız malum.
Sizde de kedi hastalığı olabilir mi? Merak ediyorsanız aşağıdaki linklere tıklayınız. Eğer izlerken sizde de bahsettiğim gibi belirtiler oluşuyorsa, evet, siz de kedi hastasısınız. Hoş geldiniz, tanışalım kaynaşalım.
http://www.youtube.com/watch?v=Lfwjl78h5zw
http://www.youtube.com/watch?v=ynAtap80saA
http://www.youtube.com/watch?v=vdQj2ohqCBk
http://www.youtube.com/watch?v=Wpv01Yo1igA&mode=related&search=
The Scream
4 Temmuz 2007 Çarşamba
Kedi üzerine

Doğanın başyapıtı.. Tasarım harikası... Mükemmel varlık.. Mağrur, gururlu, canayakın, içten, yerine göre komik, yerine göre ciddi ve en güzeli, kendine özgü.. Kedi üzerine çeşitli şiirler;
Balık ya da kuş olmaya özenir insanoğlu,
Yılan, kanatları çıksın ister,
Yolunu şaşırmış bir aslandır köpek,
Mühendis, şair olmayı diler,
Sinek, kırlangıca dönüşmenin yolunu arar,
Sineğe öykünür şair,
Ama kedi
Yalnızca kedi olmak ister,
Ve her kedi kedidir
Bıyıktan kuyruğa
Sezgiden canlı sıçana dek...
Sarı gözlerinde
Gecenin bozuk parasını atmak için
Tek bir yarık.
Pablo Neruda
Kedi gereklidir her ev içine.
Tamamlar onu
Mobilyaları parlatır,

Köşeleri yuvarlatır
En son biblodur o,
En yüce taçlanma.
Stéphane Mallarmé
Birçok filozofu ve birçok kediyi inceledim.
Kedinin bilgeliği çok daha üstün bence.
Hippolyte Taine
Kedileri köpeklere yeğliyorsam
Polis kedileri yok da ondan.
Siné
Kedi ne biçimli, ne güzel hayvandır! Yalnız irilerini, koca tüylülerini demek istemiyorum, en çalımsızında, hastalıklısında bile bir zariflik vardır. Hele temizlenmesine bayılırım. Hani ön ayaklarından birini şöyle yana sarkıtıp da göğsünü yalaması vardır, baktıkça içim açılır. sonra iğrenmiş gibi, titizlenmiş gibi gözleri bir tuhaf bakarak dilini bir de sırtına vurur... Ufacık bir lastik top, daha iyisi takır tukur yuvarlanan bir ceviz arkasından sırtını kaldıra kaldıra koşan kediye ne buyurulur? Bundan daha hoş bir şey biliyor musunuz?.. Yemeğin tadını çıkarır. Hırlıya hırlıya, bir parçaya da elini atarak yemesi eğlencelidir; ama ben uslu uslu, başını eğip gözünü kapatarak yemesini severim. Gözlerini kapaması bana hazzındanmış gibi gelir. Belki gerçekten de öyledir.
Nurullah Ataç
Bir kedinin günlüğü
2005
Evrim teorisi

yaşamı ve çeşitliliği en mantıklı şekilde açıklayan teori.. konu hakkında pek bir şey bilmeyen insanların ve elbette ki evrim karşıtlarının "ispatlanmamış bile, sadece bir teori" şeklindeki savunmaları komiktir. sanırım teori kavramını hipotez kavramı ile karıştırmaktadırlar.
evrimi destekleyen pek çok kanıt olmakla beraber, evrimin olmadığını gösteren bir kanıt yoktur. bu durumda bilimsel düşünen bir kişinin teoriye inanması kadar doğal bir şey olamaz. elbette ki inanç sistemleri, teoriyle çeliştikleri için insanların evrim karşıtı olma sebepleri arasında en büyük yüzdeyi oluşturur. inanç sistemleri, dogmatik ve değişmez bir gerçek olarak çoğu insana çocukluklarından itibaren empoze edilir. henüz soyut düşünemeyen çocuk bu bilgileri sindirir ve soyut düşünebilmeye başladığında da "bu böyledir" mantığı gelişir, sorgulamaz, düşünmez, devekuşu gibi toprağa gömer başını. dolayısıyla bu tarz, inanç sistemlerine ters düşen teoriler, düşünceler hiç düşünmeden reddedilir. veya üzerinde düşünülüğüne ve saçma geldiğine inanılır, ancak bu bahane bulma mekanizmasından başka bir şey de değildir. çünkü çocukluktan beri kabul edilmiş ve içselletirilmiş bir şey vardır, o da dindir, kurallardır, günah-sevaptır, cennettir-cehennemdir, sırat köprüsüdür.. işte bu kavramlardan doğal seçilime, eşeysel seçilime, mutasyona, galapagos adalarına, dnaların tüm canlılarda ortak oluşuna gelindiğinde, bu kavramlar içselleştirilemez.
bu kadar çok evrim karşıtı olmasının en büyük sebebi budur. ha, ben "evrimi saçma bulan bir insan olamaz" mı diyorum, hayır. demek istediğim, "evrimi saçma buluyorum" demenin arkasındaki sebep, genellikle içselleştirilmiş dinsel kavramlardır. saçma bulmak, inanmamak için bir bahanedir. ya da "bütün inananlar sorgusuz sualsiz inanmışlardır" mı diyorum, hayır. yukarıdan böyle bir anlam da çıktığı için açıklamam gerekiyor ki, inananların çok azı düşünerek, sorgulayarak, mantıksal olarak anlam vererek ve anlayarak inanırlar. bu kişilere saygı duymaktan başka yapılacak bir şey yok tabii ki. ancak büyük bir çoğunluk yukarıda bahsettiğim gibi sorgusuz sualsiz inanmışlardır, bu onlara bu şekilde empoze edilmiştir, "kur'an'da yazıyorsa böyledir" şeklinde bir mantık-ya da mantıksızlık- ileri sürerler. elbette ki bu tarz kişilerin de teoriye inanması beklenemez.
teori dinleri reddeder çünkü insan 'yaratılmamıştır' ya da topraktan da oluşmamıştır. teoriye göre insan, milyonlarca yıllık bir süreç içinde canlıların türleşmesi sonucu oluşmuş, biyolojik olarak 'homo' adı verilen bir türdür. insan bedeninin, özellikle beyninin karmaşıklığı ve mükemmelliği hakkında bir şeyler bilen birinin de aslında evrime inanması kolay olmayabilir. çünkü "bu kadar mükemmel ve karmaşık bir şey nasıl olur da tek bir hücrenin evrimiyle oluşur" şeklinde sorular sorması olasıdır. bu soruların bilimsel bir yanıtı ve evrim hakkında kapsamlı bir kitap için: (bkz: kör saatçi).
bir de teorinin, ateistlerin en büyük savunması olduğu fikri yaygındır. ancak bu yanlıştır. evrim tanrı'yı yadsımaz, evrenin oluşumu evrimin konusu değildir.
önemli nokta var ki, evrim karşıtlarının "maymundan mı geldik biz şimdi" şeklinde bir kaygıları vardır ve bu kaygı genellikle dalga geçmeye dönüşür. "maymun" zaten üzerinde bir çok geyik çevrilen bir kelimedir(bkz: maymun olmak) (bkz: maymun etmek) (bkz: maymun götü gibi). burada esas olan insanın maymundan gelmediğidir. maymun ve insan, ortak bir atadan evrilerek farklılaşmışlardır. ancak bu bilgi gene de, maymundan olmasa da bir 'hayvan'dan geliyor olma fikrini kabullenemeyen insanlar için bir şey değiştiremeyecektir. hayvandan geliyor olmak nedense insanlar için aşağılayıcı bir durum olmuştur. bunun muhtemel bir sebebi olarak, insanlardaki kibirlilik, her şeyden üstün olma düşüncesi -saplantısı mı demeliyim acaba- gösterilebilir. dinlerde de böyledir bu, her şeyin insan için yaratıldığı(ironiye bakınız lütfen, koskoca bir evren, milyarlarca hücre, tek bir tür için, tek bir 'şey' için), insanın her türlü canlıdan üstün olduğu yazar kutsal kitaplarda. bu üstün olma sebebi olarak da irade gösterilir. insanlarda olup da 'hayvan'larda olmayan tek şey; irade. irade soyut bir şeydir, hayvanlarda olmadığı kanıtlanmamıştır, bu konuda bilimsel araştırmalar sürüyor(bkz: hayvanların sessiz dünyası). konuşamayan bir canlının 'iradesi'ni gösterebilmesi, bunun gözlemlenebilmesi ne kadar mümkün olabilir ki.. ve ayrıca; eğer bu irade denen şey, kimyasal ve biyolojik olarak dünyanın sonunun gelmesinde tek etken sebebin insan olmasıysa, herkesin yaşamasına yetecek kadar büyük bir habitat varken, kendi türünü ideolojik sebepler yüzünden yok etmekse, o zaman eyvallah, insan gerçekten de büyük bir şeymiş valla.
hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmayanlar tarafından, nedense hep bir şekilde maymun hayvanıyla özdeşleştirilir. evrim deyince akıllarına maymun geliyor, 'insan maymundan mı gelmiş, hatta balıktan mı gelmiş, bi balığa bak, bi insana bak olacak şey mi' şeklinde basit ve algılayabildikleri zaman çerçevesinde düşünüyorlar çünkü. sanıyorlar ki birkaç yüzyıl içinde balık birdenbire insan oluvermiş. e böyle sanan herkese çocuk masalı gibi gelir bu teori tabii..
evrim biyolojik bir süreçtir. bu süreç, insan algısının dışında bir zaman kavramını içerir. evrim, en karmaşık canlılardan, tek hücreli canlılara kadar giden ve yasamın başlangıcını açıklayan bir süreçtir. aman ha, 'yaşam'ın baslangıcı diyorum, evrenin, dünyanin degil.. sonra "evrim tanrı'yı reddeder" yanilgısı başlıyor insanlarda bu kez. günah keçisi bu teori ne de olsa..
medeniyet kurabilmek şans değil, doğal seçilimin bir sonucudur. doğal seçilim hiçbir zaman şansa olmaz, rastgele olmaz. rastgele olan mutasyondur. hayvanlar arasında da hiyerarşik yapı vardır, alanı sahiplenme vardır, bu da onların medeniyetidir. insanlığın medeniyeti dil kullanabilme ve akıl yürütebilme sonucu oluşmuştur. hayvanların medeniyeti içgüdüseldir, insan denen hayvanın medeniyeti ise dilsel ve akılsaldır. bu ikisini karşılaştırmak nasıl bir dilin ve aklın ürünüdür anlamak mümkün değildir.
bütün canlıların yapıtaşının dna olması bile anlayana en büyük kanıttır. o 4 molekülden, dünya yüzeyinde sayılamayacak kadar tür oluştu. insan ve şempanze genlerinin %99'unun ortak olduğu kanıtlanmış bir gerçek. insan çattadanak yaratılıp yeryüzüne düştüyse, bu ortaklık, bu benzerlik nedir? nedendir? elbette bu sorunun olası cevapları tartışma yaratacaktır ama mantık çerçevesinden bakıldığında ve bilimsel kanıtlar göz önüne alındığında cevap biraz barizmiş gibi duruyor.
kanıtları arasında insan yavrusunun refleksleri de sayılabilir. özellikle yakalama refleksi, yeni doğan bir bebekte çok kuvvetlidir. bebeğin avucuna parmağınızı değdirirseniz parmağınızı sıkı sıkı yakalar. ama bu refleks hiçbir işe yaramaz. çünkü zaten bebek hareketlenmeye başladığında kaybolan bir reflekstir. ancak şempanze yavrularında bu refleksin hayat kurtarıcı olduğu gözlenmiştir. çünkü ağaçtan aşağı düşmemek için dallara tutunmak zorundadırlar bunu da yakalama refleksi sayesinde yapabilirler. insan ve şempanzenin kalıtımsal mirasının yüzde 98,76 oranında örtüştüğü göz önüne alınırsa, insan yavrularında bu refleksin allah vergisi olmadığı anlaşılır. hele ki bir işlevi olmadığı da düşünülürse.
2004 - 2006
aşk
fizyolojik değişiklikler yaratan beyinsel zevk. algı yanılması.
algıda değişmezlik. azalmayan zamanda, küçülmeyen mekanda...
bir çeşit körebe aşk.. gözlerin sımsıkı bağlı, el yordamıyla anlıyorsun nerelere yürüdüğünü…yalan yanlış şeylere inanıveriyorsun… ve illaki açılıyor gözlerin sonunda… keşke hiç açılmasaymış diyorsun, ya da hiç başlamasaydım oynamaya, en temizi…..
Geçmiş üzerine
Bireysel olarak geçmişime çok bağlı, ama toplumsal anlamda insanların ırklarının geçmişiyle yargılanmaması gerektiğine inanan biriyim. Biraz ironik. Kendi bireysel geçmişimde yaşadığım bazı şeyler, en ufak bir şeyde yeniden yaşanıyormuşçasına çıkıyorlar saklandıkları yerlerden…Çok düşünüyorum geçmişimi, özlüyorum genellikle.
Ama toplumsal, tarihsel geçmiş dendiği zaman, insanların bilmemkaç kuşak atalarının yaptıklarından sorumlu tutulmalarını anlayamıyorum. Yahudi soykırımı sebebiyle, bir yahudinin şu anda, günümüzde bir almandan nefret etmesini ve onu suçlamasını, özür beklemesini anlamıyorum mesela. Geçmişimizden sorumluyuz. Ama yalnızca bireysel geçmişimizden. Annemizin yaptıkları bile bizden bağımsızdır. Kaldı ki yıllar öncesinde, şahit bile olamadığımız olaylardan sorumlu tutulmak, suçlanmak kadar saçma bir şey olamaz.
Zaman belki gerçekten bir döngüdür, belki de hep ileri giden düz bir çizgi. Bilemem. Herhalde benim için düz bir çizgi ki, geçip giden güzel zamanlarım için sadece hüzünleniyorum. O kadar geçmişe dönük biriyim ki, “şimdi”de yaşadığım çok basit çok ufak bir şey bile beni geçmişte yapılmış bir şeye, söylenmiş bir söze, dinlenmiş bir şarkıya, bir bakışa, götürebiliyor bir anda. Geri de getirmiyor, uzun bir süre orda kalıyorum. Sanki tekrardan yaşıyormuşum gibi, yaşayabilirmişim gibi o anı. Geçmiş beni rahatsız ediyor. Çünkü sürekli hüzün veriyor. Gerçekten de omuzda bir yük gibi, tamamen unutulması gereken bir şey gibi geliyor bazen. Kimi zamanlar çok istedim Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki hafıza sildirme işleminin gerçekten yapılabilmesini günümüzde. Ama her defasında “yok” dedim sonunda, kıyamam ki anılarıma. Geçmişime bu denli bağlı, hatta kimi zaman tabir-i caizse geçmişinden beslenen biri olarak nasıl yapayım zaten?
Alkolik şiirler

alkol de
umursamaz sevgili gibi
‘gitme’ diyorum gidiyor
bilemem hangi coğrafyaya
ama bulamıyorum onu
‘olmayacak bu gece sensiz’ diyorum,
‘gitme..’
dinler gibi görünüyor
gülümsüyor bana
kanıyorum hemen..
bir zaman geçiyor..
bir şarkı bitiyor..
diğeri başlıyor
akrep mi yelkovana
yoksa yelkovan mı akrebe
yetişemiyor bilmem
ama bir yarış, durmaksızın
gözümün önünde..
kanıyorum alkole
ve bir kez daha bakıyorum savaşa
akrep üstün gelmiş sanki
bakıyorum alkol gitmiş..
çağırayım mı yüzsüzce
onunla mı öleyim komadan,
yoksa onsuzluktan mı üzüntüden?
Kararım çabuk
Kararım yalın, hesapsız..
Onunla öleyim öleceksem, acısız
Dolduruyorum bir kadeh daha
Kızılcık likörü
‘Hoş geldin’ diyorum ona,
Yüzsüzüm
Ve utanç dolu yüzüm
Oysa gene gülümsüyor bana
Gene sıcacık içim
‘Hoş geldin, gitme
Neden bırakıyorsun beni’
Duyuyorum cevabını ister istemez
Bildim gerçeği hep,
Biliyorum gene
‘ne kalmış ki sonsuza dek
hele damarlarda akınca
kandadır sonsuzluk,
kanında olanda değil...’
anladım bir kez daha
gidecekti ve
asla benim olmayacaktı
geri gelse de..
--
alkolik şiirler var sinemde
neye saklamışsam
kimden ve
kime saklamışsam
birikmişler orda
buydu belki ağırlığı kalbimin
kaç kilogramdır maneviyat
kaç gram gelir bir şiir..
ne kadar süre yaşatır
ne kadar direnir yer çekimine
elle tutulmayan şeyin ağırlığı olur mu
bilen bilir
aşktan daha ağır şey yoktur bu maddiyatta
--
Gece kollarını açmış
Hatırlananlar önüme dökülürken
Sonbaharı
Yapay metropollerin keşmekeşinde beklemek
Anlamsızlaşıncaya dek anlamlar
Olmayan kılıflara sığdırılan
Tüm aşklar
Gözden düşünceye dek
Yeni acılar gerek
Ruhumuza yıkanacak
-
Kalbim reyi dilerken
Kalın mi aldı oturttu beni yanındaki anahtara
Çözemeyeceğim saatler istiyorum
Günlere bölünmeden
Kendi başına çoğalan
İç kanama yapmayan
Bakterimsi aşklar
Bölünen, çoğalan
Kendini evrime teslim etmeyen
Doğaya başkaldıran
Ölümsüz hücrelerle dolu
Aşklar!
Kalbimin ucunda
Keskin tırnaklarını batırmadan
Tutunmaya çalışmadan
Barınamaz mı kimseler
Parçaları koparıp
Kanımı azaltmadan?
-
Ucu sivrilmiş
Bütün anılar
Kalbe batar
Bilenmiş aşkı
Köreltmezsen eğer
İstanbulaşk

Aşklar da içine doğdukları şehirler gibi yaşıyorlar kendilerini.
Ada'm ...


